Can Aydemir Sezer, emek mücadelesini anlattı: Devrimci bir dönüşüm şart

[ad_1]

Emek mücadelesi ve sendikal mücadeledeki sorunlara değinen ESM Genel Eğitim ve Basın-Gösterim Sekreteri Can Aydemir Sezer, “Güvenli gelecek için devrimci bir kamusal dönüşüm olmazsa olmaz nitelikte” diyor

Abone Ol

google-news

Dilan ESEN

AKP, iktidara geldiği ilk günden beri özelleştirmelerle kamu işletmelerini terk ederken elde kalan birkaç işletmede çalışan emekçiler ise direniyor. Madenlerden şeker fabrikalarına sanayiden tarıma kadar pek oldukça alanda örgütlü olan KESK’e bağlı Enerji Endüstri Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM), onurlu yaşam, işbırakımı, toplu sözleşme, demokrasi ve insanca yaşam mücadelesi yürütüyor.

Tüm bunlarla beraber kamu emekçileri, hareketin içindeki sorunları da tartışıyor. ESM Genel Eğitim ve Basın-Gösterim Sekreteri Can Aydemir Sezer, emek mücadelesini ve bu mücadeledeki sorunları söyledi.

ESM, emek hareketinin krizinin çözümünü iyi mi bir savaşım perspektifiyle ele alıyor?

Emek ve demokrasi mücadelesinin birbirine bağlı bulunduğunu ifade etmeliyim. Bu, devletimizde her geçen gün acı tecrübelerle teyit edilen bir ilişkidir. Bu açıdan bakıldığında ayaklar altına alınan demokrasi, yerle bir edilen hakkaniyet, gasp edilen temel hak ve özgürlükleri gören bir noktadan, kamusal alanın tekrardan inşası mücadelesine katkı koymak emek alanı açısından da varoluşsal önemdedir. Bunun da sadece tek adam rejiminin yıkılması, kamucu politikalarla eşitlikçi, özgürlükçü ve laik bir Cumhuriyet’in inşası ile mümkün olacağı aşikârdır.

Öte taraftan bu şekilde bir demokrasi mücadelesi salt siyasal İslamcı bir otokrasinin yenilmesi ve yerine restorasyoncu bir seviye muhalefetinin getirilmesi perspektifiyle sınırı olan olması imkansız. İşyerlerinden doğru emekçilerin söz, yetki ve karar sahibi olacağı bir kamusallığın inşa edilmesi zorunludur. Emekçilerin kendi yaşamlarına dair meselelerin gerçek muhatabı olarak özne haline gelmesi gerekmektedir. Bu şekilde emek hareketinin krizinin başlıca sebeplerinden olan yabancılaşma olgusunun önüne geçilebilecektir.

Emekçilerin işyerlerinden doğru gelen taleplerine bağlı, yasal sınırlara hapsolmadan meşruiyet temelinde yürütülen, hak kazanmayı esas alan birleşik bir emek mücadelesi ekseni emek örgütlerinin öznel, nesnel ve konjonktürel sebeplerle kaybettikleri itibarlarını geri kazanmalarının önünü açabilecektir. Politika-sendika ilişkisini doğru bir zeminde kuran, devletten, hükümetten, siyasal partilerden ve işverenden bağımsız, emekçilerin ideolojisine dayanan savaşım programını fiili ve meşru bir hat üstüne kurulu bir sendikal süreç, güncel sorunlara emekçiler lehine müdahil olabilir ve tarihsel sorumluluğu yerine getirilebilir.

Ek olarak bizim örgütlü olduğumuz enerji, endüstri ve maden işkolundan doğru bakıldığında, özelleştirmelerle yeraltı ve yerüstü kaynakları talan edilen ülkemizin geleceği ve emekçilerin uzun erimli hakları açısından kamulaştırma talebinin yaşamsal öneme haiz olduğu ortadadır. Emekçilerin güvenceli istihdamı, güvenli gelecek ve insanca yaşanacak bir gelir elde etmesi için devrimci bir kamusal dönüşüm eğer olmazsa olmaz niteliktedir.

Can Aydemir SezerCan Aydemir Sezer

Kimi muhalif kesimler açısından AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceği beklentisi geçen yıllarda en mühim açmazı oluşturdu. Aynı hatalara düşme ihtimaline karşı emekçiler ne yapmalı?

Devletimizde emekçilerin hak ve özgürlükler mücadelesi belli dönemlerde yükselmekte, belli dönemlerde ise durağanlaşmaktadır. Bu iniş çıkışları belirleyen temel faktörler ülkedeki demokrasi seviyesi ile ekonomik verilerdir. Şu şekilde bir bellek tazelersek, her ekonomik kriz sonrası yükselen toplumsal tepkiler ve emek eksenli talepler sonucu sistemin kendini revize ettiğini görebiliriz. Yeni siyasal alternatifler iktidara gelebilmek için demokrasi ve ekonomik vaatlerini öne çıkarmaktadır. Bu dönemlerde emek hareketinin beklentiye kapılmasıyla savaşım çıtasında düşmeler yaşanmaktadır. İktidarın devamında ekonomik veriler kötüleştikçe yükselen tepkileri baskılamak adına demokratik haklar budanmakta, demokratik haklar zayıfladıkça da ekonominin bozulması (demin ifade ettiğim şeklinde, tersi de mümkün) sonucu ücretlerin alım gücü düşmektedir. Bu dönemlerde sıska da olsa emekçilerin sesi yükselmektedir. Benzer durumu 12 Eylül sonrasında ANAP iktidarlarında, 90’larda ANAP sonrası koalisyonlarda, DSP-MHP döneminde, son olarak da AKP dönemlerinde gördük. Her dönem değişiminde sendikal hareket iktidara daha pozitif bakarak beklentiye girdiğinden zayıflıyor, dönem sonunda sorunları büyüdüğünde sesi yükseliyor. ‘89 Bahar eylemlilikleri, KESK’in kurum süreçleri, Büyük Madenci Yürüyüşü, 90’lı yılların sonunda Emek Platformu eylemleri, KESK’in alan eylemlikleri kamu emekçilerinin yükselen sesine örnek olarak gösterilebilir.

90’ların sonuna kadar KESK’in örgütlülüğü büyürken, DSP-MHP iktidarında Kamu-Sen’in örgütlülüğü yükselmiş, KESK gerilemiştir. AKP iktidarı ile Işgören-Sen örgütlülüğü büyümüş, ötekiler gerilemiştir. AKP de ekonomik krizin yaşandığı, emek mücadelesinin yükseldiği bir dönemde demokrasi ve örgütlenme özgürlükleri vaadiyle iktidar oldu. Her siyasal proje şeklinde içinde sol liberallerin de olduğu daha kapsayıcı bir kadro ve demokrasi vitriniyle iktidara geldi. Kamu emekçileri sendikal hareketi bu doğrultuda pozisyon almaya zorlandı. Kitleler, örgütsel önceliğini oluşan iktidara nazaran belirledi. 20 senelik iktidar kaynaklarının seferber edilmesiyle Işgören-Sen sendikal örgütlenme tarihinde üstün dereceli bir üye artış hızı elde etti. Bu sonuçta iktidarın programına soldan doğru rıza üretmeye çalışan sol liberallerin ve KESK içindeki liberal sapmanın da küçümsenmeyecek düzeyde tesiri olmuştur. Toplu görüşme süreçlerinde mutabakat masası ile fiili savaşım hattı hep tartışılmıştır. Tabanda kadroların direnme basıncına karşın işyerlerinin yeni profili ve KESK yönetimindeki anlayışlar, liberal duruşlar emek hareketini etkilemiştir. Bu içsel döngü mücadeleci KESK’i etkisiz duruma getirmiştir. Hele hele 2008 yılındaki Genel Kurul’da oluşan yönetim ve 2010 referandumundaki duruş ile bu zafiyetli anlayış pik yapmıştır. Fiilen sürdürülen“Toplu Sözleşmeli Grevli Sendika Hakkı”, o referandumdaki “Yetmez Ama Evet” ve boykot tavrının da küçümsenmeyecek katkısıyla resmen yasaklanmıştır. 4688 sayılı yasa ile denetim altına alınan Kamu Emekçileri Hareketi bu referandumda teslim alınmıştır. Siyasal iktidarın rüzgârında yelkenlerini şişiren Işgören-Sen’in iktidarın yanında yer alması ile sendikal savaşım süreci adeta dondurucuya konulmuştur. Bugün ise kurtarıcı bir örgütlenme beklemektedir.

Mevcut rejimle hesaplaşmayan bir sendikal politik yaklaşımla, emek ve demokrasi mücadelesi temel sorunların çözümünde, emekçiler için ümit olabilir mi?

Devletimizde 12 Eylül ile başlamış olan, Özal ile devam eden ve AKP ile son noktanın konulmak istendiği bir hesaplaşma yaşanmaktadır. Bu hesaplaşma paracı sistemin, toplumsal devlet anlayışı ile hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma toplumsal devletin gereği olarak kamusal görevini yürüten köklü işletmelerle hesaplaşmadır. Bu hesapla sermayenin pastadan daha çok hisse alması hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ile yönetenlerin kendilerine dikensiz gül bahçesi yaratmak uğruna demokratik eleştirel cemiyet ve Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarıyla hesaplaşmasıdır.

KESK de bu hesaplaşmanın birinci süreci olan Özal hükümetleri sonunda dünyaya gelmiştir. Bu zamanda kamu kuruluşları tek tek özelleştiriliyor; kamuda taşeronlaşma ile esnek ve güvencesiz emek harcama yaşamı oluşturulmak isteniyor ve işçi ücretleri baskılanıyordu. Bununla beraber 12 Eylül ile bastırılan toplumsal karşıcılık tekrardan oluşmaya başlıyordu. ‘89 bahar eylemlilikleri örgütlü emeğin tarih sahnesine geri dönüşünü müjdelerken buna paralel bir toplumsal muhalefet dalgası yükseliyordu. “Haklar Yasalardan Önce Gelir” şiarıyla fiili meşru mücadeleyi kendine ilke edinen kamu emekçileri bu mücadele sürecine eklemlenerek örgütlenmeye başlarken, alanın ihtiyacı olan emek örgütlerini ve ardından toplumsal mücadeleler tarihinin en direngen örgütlerinden olan Kamu Emekçileri Sendikaları ve KESK kuruluyordu.

KESK’i KESK meydana getiren şey; yasaların sınırlarına hapsolmayan ve egemenlerin borazanlığını meydana getiren ezberleri aşan bir örgütlenme olmasıydı. Devrin koşullarında olabildiğince geniş, olabildiğince değişik emek harcama şekillerini kapsayan bir örgütlenmeydi. Şimdiyse o devrin koşullarından oldukça daha negatif koşullardayız. Kamusal alana ve toplumsal politikalara harp açan dolayısıyla güvencesizliği ve örgütsüzleştirmeyi hedefleyen süreç AKP eliyle tamamlanmak üzeredir. Oluşan yeni rejim ile insana ve yaşama dair tüm değerler yerle bir edilmek istenmektedir. Bugün –ne yazık ki- bu süreci tersine çevirecek, emek hareketine öncülük edecek bir yapı yoktur. Bir zamanlar yükselen kamu emekçileri mücadelesinin direngen sesi durumunda olan KESK, şimdi o öncülük rolünü yerine getirmekten oldukça uzaktır. KESK; hem örgütlü gücü hem savaşım çizgisi açısından bu tarihsel sorumluluğu yerine getiremez bir haldedir. Emek verme yaşamının bu kadar esnek hale getirilmiş olduğu, güvencesizliğin bu kadar arttığı, -nicel olarak artmış gözükse de- sendikal örgütlülüğün bu kadar azaldığı, siyasal iradenin güdümüne girip etkisizleştiği bir dönemde, kamu emekçileri adeta öznesiz kalmıştır.

Emek hareketi bu haliyle bu sürece karşı koyacak durumda değildir. Bu durum, yapılacak seçimler sonrası oluşacak yeni süreçte de değişeceğe benzemiyor. Demin bahsettiğim türde restorasyoncu bir iktidar değişimi olsa bile kamu emekçileri cephesinde fazla bir şey değişmeyecektir. Unutmayalım ki siyasal dönem değişimlerinde yeni sendikal erkek oyuncular ortaya çıkmaktadır. Bağımsız bir savaşım çizgisi vadetmekten oldukça uzak olan Birleşik Kamu İş’in, bu devrin parlayan yıldızı ve yeni güdümlü aktörü olmaya aday olduğu anlaşılmaktadır. KESK’in üye sayısı bir miktar artabilir sadece bu şekilde bir artış söz mevzusu olsa bile bu anlayışla, bu örgütlülükle emekçilerin umutlarını ve inançlarını karşılayabilecek durumda değildir. Yeni devrin emek harcama yaşamını, koşullarını -90’lı yıllarda olduğu gibi- tekrardan ve tabandan tartışarak yeni örgütlenme normlarını, yeni devrin gerekseme ve araçlarını, örgütlenme biçimlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir. Bu şekilde bir iddiayı ise ne şekilde, hangi özneyle, hangi yöntemle hayata geçireceğimize kafa yormak elzem bir durumdur. Geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak, işyerlerinden başlamış olacak bir tartışmayla tarihin bugün emekçilere yüklediği yeni görevi kavramaya çalışmalıyız.

Siyasal iktidarın –kimi süre değişik emek harcama statüleri dayatarak, kimi süre kimlikler üstünden kutuplaştırarak- emekçileri derin bir halde parçalayan uygulamalarına karşı, tüm çalışanların sorunlarını bütünlüklü bir halde kapsayan ortak alan ve örgütlenme biçimlerini tartışmak ve uygun araçları üretmek gerekmektedir. Bu, emek hareketinin temel ihtiyacıdır. Bu örgütlenme ve savaşım hattı, hem de yeni oluşacak siyası iktidara da yön verecek; ekonomik ve politik yönelimlerini etkileyecektir. Bu şekilde bir münakaşa kamusal alanın tekrardan tariflenmesine de katkı sağlayacak; sağlıktan eğitime, tarımdan enerjiye, madenlerden çevreye yaşamın emekçilerin ve toplumun gereksinimlerine nazaran tekrardan düzenlenmesine olanak elde edecektir. Tüm bunlara ek olarak emek harcama hayatında kamucu demokratik bir işleyişin tesis edilmesinin önünü açacaktır.

Emek hareketinde yaşanmış olan krizi aşacak derslik perspektifinin iradesini açığa çıkarmak mevzusunda ne yapılmalı?

TEKEL bizlere bir sendikal mücadelenin bütünsel kapsayıcılığının ve geniş bir dayanışma yerin önemini tekrardan öğretti. Emek hareketinin örgütlenme genişliği ve yaygın toplumsal ilişkisinin neleri başarabileceğini gösterdi. Normal olarak toplumsal mücadelelerde önderlik önemlidir sadece tek başına kafi değildir. Bunu Büyük Madenci Yürüyüşü’nde gördük. Onu örnek alan TEKEL direnişinde de gördük. Neydi TEKEL direnişi? Hatırlayalım: Tekel direnişi, ilk başta ziraat üreticilerinin, alım ve işleme süreçlerinde çalışanların veTEKEL kurumunun her aşamasında itirazların yükselmesiyle başladı. İtirazlar her yerde etkilediği tüm kesimlerle ortak düşünmeyi, ortak kararlaşmayı ve ortak itiraz etmeyi sağlamış oldu. Minik minik birimlerde başlamış olan bu itirazlar; ortak alanlara, ilçelere, illere taşındı. Cemiyet destek verdi. Toplumsal karşıcılık dayanışma gösterdi. Bu süreç sendikal örgütlülük üstünden öncülerini çıkardı ve hareket merkezileşti. Sendikal bürokrasiye hapsolan Türk-İş’in yeterince haiz çıkmamasına karşın bu direniş, toplumsal mücadeleler tarihinde yerini altın harflerle aldı. Direnişin her adımı beraber kararlaştırılıp hayata geçirildiği için başarıya ulaşmış oldu. Yalnızca üreticiler değil, yalnızca işçiler değil, onların aileleri, arkadaşları, komşuları dayanışma gösterdi. Toplumsal karşıcılık dayanışma gösterdi ve destek verdi. Süreç içinde kendini eğiten, disipline eden, savaşım direncini artıran ve her aşamasını ortaklaştırarak mücadeleyi büyüten bir hareketti. Benzer süreçleri Büyük Madenci Yürüyüşü’nde de, Seyahat’de de gördük. Bugün yapılması ihtiyaç duyulan şey, benzer bir anlayışla kolektif aklın öne çıkarıldığı bir emek örgütlenmesi yaratmak ve KESK’i de aşarak bütünlüklü bir toplumsal karşıcılık cephesi örmektir.

ESM olarak işyerlerinden başlayarak iyi mi bir hattın örülmesi icap ettiğini düşünüyorsunuz? Birleşik savaşım zeminlerinin adımları iyi mi inşa edilebilir?

Yaşanmış olan seviye ve rejim krizinin faturasını emekçiler ödüyor. Devamlı büyüyen ekonomik krizler toplumsal krizleri tetikler ki bugün yaşamakta olduğumuz tam da budur. Hatta bu kriz o şekilde bir aşamaya gelmiştir ki yandaş bir avuç rantiyenin haricinde sermayenin de krizi haline gelmiştir. Toplumsal muhalefetin öncelikli görevi dikta rejimiyle savaşım etmektir. Tüm emek örgütleri ve emekçiler bu süreçte etken vazife almalıdır. Sadece emekçilerin sorunları normal olarak rejimin değişmesiyle çözülmeyecektir. İnşa edilecek yeni yaşam; emek harcama hayatında emekçilerden yana taraf olmalıdır, kamusal hizmet alma hakkından yana taraf olmalıdır. İnsanca beslenme, barınma hakkını öncelemelidir. Demokratik örgütlenme kanallarının yaratılmasından yana taraf olmalıdır ve nihayet emeğin iktidara yürüyüşünün önündeki engellerin kaldırılmasından yana taraf olmalıdır. Bugünden başlayarak böylesi bir sürecin araçları yaratılmalıdır.

Toplumda savaşım eğiliminin arttığı, emek kesimlerinin sesini çıkarmaya başladığı ve toplumsal taleplerin yükseldiği şu aşamada AKP iktidarının güvenlik, baskı ve zor aygıtını kullanmaktan başka bir seçeneği kalmamıştır. Öte taraftan emek hareketi ve toplumsal karşıcılık çoğunlukla parçalıdır. Oysa toplumsal mücadeleler zamanı, ortak hareket edildiğinde neleri başarılabileceğinin sayısız örnekleriyle doludur. Yapılması ihtiyaç duyulan tek şey, her türlü bagaja ilişkin tartışmayı bir kenara bırakıp asgari müştereklerde olabildiğince bir araya gelmiş olarak birleşik bir savaşım zemini örmektir. Bu şekilde bir strateji; mevcut rejimi yıkacağı şeklinde yeni oluşacak rejimi ve iktidarı da şimdiden baskılayacaktır.

Siyasal iktidara yakın sendikal anlayışların tesir alanını kırmanın yolları neler? Emekçilerin, talepleri iyi mi somutlanmalı ve ortaklaştırmalı?

Örgütlenme alanımız özelleştirme ve taşeronlaştırmaların en yoğun olduğu Enerji, Endüstri ve Maden işkoludur. Emek verme alanlarımızın büyük çoğunluğu özelleştirilerek ve taşeronlaştırılarak kamu dışına itilmiştir. Çalışan sayıları devamlı azaltıldığı şeklinde mevcut işletmeleri yürütmek için çalışan personel emekli olan kadar yeni çalışan istihdam edilmemektedir. Enerji alanında kamu eliyle meydana getirilen üretim oldukça azalmıştır. Hammadde üretimin büyük kısmı ve enerji iletim ve dağıtımı tamamen hususi sektöre devredilmiştir. Madencilik alanında ise kömür üretimi meydana getiren kurumlar haricinde tüm kurumlar özelleştirilmiştir. TTK küçültülmüş, bir çok üretim bölgesi santrallere devredilmiştir.TKİ’nin elinde ise birkaç tane işletme kalmış, genel müdürlük düzeyinde denetim işlevini yürütür hale gelmiştir.Stratejik öneme haiz ETİBOR kamu yatırımlarını azaltmış, birçok işini hizmet alım kanalıyla işletmeye adım atmıştır. Sanayide güvenlik özelliği sebebiyle tamamen özelleştirilemeyen MKE’nin bazı işletmeler, DSİ, MTA, MAPEG, TSE, TPE, KOSGEB, TEİAŞ, EÜAŞ, Enerji ve Endüstri Bakanlıkları; örgütlü olduğumuz işkolundaki emek harcama alanlarımızı teşkil etmektedir.

Kamu emekçileri hareketinde işçi sınıfıyla ortak emek harcama hayatına haiz olan hususi bir sendikal ESM alanı. Sadece uygulanan özelleştirme, taşeronlaştırma politikalarıyla çalışan sayılarındaki düşüşe bağlı olarak oldukça sayıda üyemiz başka sektörlere geçmiştir. Yaş averajının yüksek olduğu işkolumuzda yeni istihdam alanlarının açılmaması ve emeklilik, öteki işkollarına nazaran toplumsal olanakların, hiyerarşik kademelerin fazla olması, lojman, şeflik, uzmanlık, başmühendislik, müdürlük vb. sendikal savaşım ile elde edilmiş hakların rüşvet şeklinde sunulması ve siyasal baskılar sebebiyle kan yitirmiştir.Bu tesir alanının kırılması ve savaşım hattını yükseltmesinin öncelikli koşulu, mevcut siyasal iktidarın yenilmesidir.

Sonrasında yapılacak ilk şey ise bir ülkenin refah ve kalkınması için eğer olmazsa olmazı tüm madenlerin, endüstri kurumlarının, enerji alanındaki üretim, iletim ve dağıtımın hatlarının kamulaştırmasıdır. Bu alanda örgütlü meslek odaları veemek örgütleriyle ortak akıl, ortak talep, ortak savaşım ile baskı oluşturulması gerekmektedir. Kamulaştırma talebinin bugünden dillendirilmesi, bir kampanya şeklinde işkolundaki tüm alanlarda eylemliliklere dönüştürülmesi, yeni oluşacak iktidardan talep edilmesi zorunludur. Söz mevzusu siyasal aktörlerle şimdiden görüşerek kamulaştırma raporları sunulması ve bu yönde taahhüt alınması etkili olacaktır. Bu şekilde kamusal alanın büyümesiyle örgütlenme alanı da büyüyecektir.
Bir sendikanın eğer olmazsa olmazı işbırakımı hakkıyla güvence altına alınmış toplu iş sözleşmesidir. Yürütülen TİS görüşmelerinde işbırakımı hakkı tanınmamaktadır. Kamu emekçilerinin ücretlerini, kamu emekçilerini temsil etmeyen yandaş sendika, yalanlarla düşük gösterilen enflasyonve siyasal iktidarın insafı belirler hale gelmiştir. Bu açıdan bakarsak kamu emekçilerinin sendikal yaşamı kâğıt üzerindedir.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Yoruma kapalı.